Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Modern Kölelik

Günümüz dünyasında, insanların en büyük yanılgılarından birisi özgür olduklarını düşünmeleridir. Çevrenizde olan bitenin farkında olan çok az insan vardır. Neyin dönüp bittiğinin farkında olmayanların tek şansı, başkalarının hayallerinde yaşamaktır. Eğer modern bir köle olduğunuzun henüz farkına varmadıysanız, düşünmeye başlayın! 

slavery

İnsanlar verdikleri kararların kendilerine ait olduğunu düşünürler. Halbuki başlarına gelen şey, bir girdabın merkezine çekilmeleri veya bir huninin uç kısmına doğru itilmelerinden farksızdır. Her ne konumda olursanız olun, sizi bulunduğunuz noktaya bağlayan, gitmenizi engelleyen bir sürü karşıt güç bulunmaktadır. Bu bağlılığınız daha çocukken başlar ve yetişkin olduğunuzda gittikçe daha da güçlenir. Çocukluğunuzda size verilen görev: dersleri geçmek, okulu başarıyla bitirmek, ebeveynlerin dediklerine harfiyen uymaktır. Aslında hiçbir şeyin farkında olmayan yegane modern köleler çocuklardır. Düşünsenize, herkes onlara emir verir. Okulda hocanın dediklerini yapmak zorunda, evde de anne/babasının dediklerini. Çocuk daha dünyanın ne olduğu, nasıl bir yer olduğunu anlamadan itaat etmeyi öğrenir. İnsanın zeka seviyesi yükseldikçe, çıta da yükseldi. Geçmişte ortaokul, lise mezuniyeti yeterli iken günümüzde bu çıta üniversite, master, doktora, postdoc bilmem ne derken uzaya kadar uzanıyor…İnsanların beyni sürekli birşeylerle meşgul ediliyor ki, olan bitenin farkına varamasınlar.

 Sistem o kadar güzel kurgulanmış durumda ki, biraz kafası çalışanlar yüksek eğitim vs ile kafaları meşgul edilirken, diğerleri zaten gündüz iş, akşam da dizi/futbol derken birşeyleri düşünme fırsatı bulamazlar. Hal böyle olunca, neredeyse hiçkimse modern köle olduğunun farkına varamaz, çünkü durumun farkına varabilecek kadar düşünme fırsatı bulamaz. Çevrenizde öyle bir ağ örülmüştür ki, hiçbir yere kımıldayamazsınız. Nerede olursanız olun sizden birşeyler yapmanızı isteyen birileri bulunur. Akademik veya özel sektör, hiçbir şey farketmez, sürekli birşeyleri birileri için yetiştirmek zorunda bırakılırsınız. Yaptığınız şey, hayatınızı başkalarının istekleri için değiş tokuş etmektir. Burada düşünmeniz gereken şey, başkasının yazdığı bir oyunda mı oynadığınız yoksa kendi yazdığınız bir oyunda mı.

Bir de işin en önemli kısmını oluşturan ve diğer tüm herşeyi etkileyen finansal boyutu vardır. Çarkın kilit noktası aslında burasıdır. İnsanların %90′ı belirli bir gelir seviyesinin altında çalıştıkları için, öyle bir konumdadırlar ki sanki almak istedikleri şeyler sürekli onlardan daha hızlı koşmaktadır. Maaşlar öyle ayarlanmıştır ki, sizin zorunlu bırakıldığınız harcamaların sürekli gerisinde kalır. Tekerleğin içinde dönen fare misali koşar durursunuz ama hiçbir yere varamazsınız (rat race). Maaşınız ne kadar olursa olsun hiçbir zaman harcamalarınıza yetmez, çünkü harcamlarınızı da bilinçsiz bir şekilde kazandığınız paraya göre yaparsınız ve girdabın içine sürüklenirsiniz. Yediğimiz, içtiğimiz ve kullandığımız herşeyin fiyatı sürekli yükseliyor. Satın aldığınız şeyleri alabilmek için her zaman daha fazlasını kazanmanız, onun için de hayatınızın daha fazlasını değiş tokuş etmeniz gerekiyor. Sonuç olarak yaşamaya zamanınız kalmaz ve başkalarının isteklerini yerine getirirken kendi planlarınızı sürekli ertelersiniz. Paulo Coelho’nun da dediği gibi, bir gün kalkacaksınız ve hep hayal ettiğiniz şeyleri yapmaya vaktiniz kalmamış olacak.

İstediğiniz zaman istediğinizi yapamıyorsanız özgür değilsiniz, fare yarışının içindesiniz.

Bir Amerikalı kaç Türkiyeli eder?

Günlerdir haber sitelerinde, orda burda Amerika’lı bir kadının kayıp haberlerini okuyoruz. Blog’un formatına uymasa da konuya değinmeden geçemeyeceğim. Bir insanın kaybolması hoş birşey değil tabi ki ama bütün ülkenin buna seferber olması sinirime dokunuyor. Burada bir Amerika’lının ne kadar değerli olduğu gözümüze sokulmaya çalışılıyor. Kadının fotoğrafını da eklemiyorum ki gören falan olur, bulunamasın! Durum o hale gelmiş ki İstanbul, Bursa, Yalova ve belki de başka iller alarm durumuna geçmiş. Burada en ufak bir olayda bile Amerika’nın yaptırım gücünü görebiliyoruz, geri kalan daha önemli durumları artık siz düşünün. Umut otobüsü fellik fellik fotoğrafını basmış el ilanları dağııyor.

Bizim memleketimiz insanının hiçbir değeri yok ki anlaşılan kayıp insanların adını bile duymuyoruz. Ülkemizde günde ne kadar insanın kayıp olduğunu duyduğunuzda şaşıracaksınız. Sadece İstanbul’da her saat başı bir çocuk kayboluyor. Emniyet yetkililerine göre, son 3 yılda kayıp çocuk başvurusu günlük 10’dan 25’e çıkmış durumda. Bunu tüm Türkiye genelinde düşünürsek ve yetişkinleri de katarsak ben hesaplayamadım günde kaç kişi yapıyor! Ama biz ne adlarını duyuyoruz ne de fotoğraflarını görüyoruz. Çünkü bizim medyamızın parasını nereden aldığı malum, bizim insanımızın değeri bir mürekkep kadar etmiyor! Peki kayıp çocukların bulunması için ne yapılıyor? Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’ndan (TİB) istenilen telefon sinyali bilgileri bile polisin eline bir haftada geçiyormuş. Durumun aciliyeti ortada, anında ulaşılması gereken telefon sinyali bilgileri bile bir haftada elde edilebiliyor, artık aranmaya ne zaman başlanıyor siz düşünün.

Amerika’lı kadının nerede olduğu umrumda değil, ama bir Amerika’lıya verilecek değer kadar bizim insanımıza değer verilseydi zaten şu andaki konumumuzda olmazdık.

Mantık/Duygu Dengesi

Duygusuzluk halim anlatılmaz boyutlara ulaştı. Kendim de dahil, hiç kimse için ne üzülmek ne sevinmek ne de birisine acımak istiyorum. Bu beni rahatsız da etmiyor, çünkü insanları genel olarak çok sevdiğim söylenemez zaten. Hatta bu durum nedense kendimi daha da iyi hissetmemi sağlıyor. Aslında olaya mantık çerçevesinden bakacak olursak, herhangi bir konuda duygusal davranmak insana hiçbir şekilde avantaj sağlayan bir durum değildir. Normal olan belki de duygusallığın ve mantığın dengede olmasıdır. Bunlardan hangisini yitirirseniz diğer taraf ağır basmaya başlar ve kişiliğiniz de ona göre oluşur. Siz mantığınızı kullanarak duygularınızı kontrol altına alabilirsiniz. Duygularınızı kontrol edemiyorsanız da mantığınızı yeteri kadar kullanamıyorsunuz demektir. Kısaca duygusallık, mantıksızlık olarak da nitelendirilebilir.

brain machine

Neden böyle olduğuna gelecek olursak, herhangi bir duyguyu beyninizde azaltıp çoğaltmak sizin elinizde. Sizin elinizde olmayan şey, bir duyguyu gereğinden fazla çoğalttıktan sonra kontrolünü kaybetmenizdir. Bu nasıl oluyor derseniz, bir duygunun (düşüncenin) beyinde bir motor gibi döndüğünü farzedelim. Bu motorun hızını ne kadar çok arttırırsanız durdurmaya kadar geçen süre de o kadar uzayacaktır. Yani sizin o duygudan etkilenme zamanınız artacaktır. Dolayısıyla karşı karşıya kaldığınız herhangi bir duyguya ait motorun hızını belirli bir seviyenin üzerine çıkarmazsanız çok fazla etkilenmezsiniz. Bunu avantaj olarak kullanmak da mümkün tabi. Sizi sevindiren bir olayı abartarak sevinme durumunuzu arttırabilirsiniz. Mesela ilişkilerde, önem verdiğiniz kişiye gittikçe daha da fazla önem vermeye başlarsanız, duygusal yönden bağlılığınız artar. Fakat ayrıldığınızda veya onu kaybettiğinizde bu sefer de eski durumunuza dönmeniz çok zorlu olabilir. “Sırf gelecekte üzülmeyeyim diye şimdi sevinmeyeyim mi?” de diyebilirsiniz. Fakat üzülme veya sevinmenin her ikisi de neticede duygudur. Benim bahsettiğim sadece bunları aşırıya kaçmadan, kontrollü kullanmaktır.

Çoğu insanın geçmişten kopamamasının bir sebebi de bazı güzel hatıralara ait duygulardır. Sürekli geçmişte yaşadıklarının şu anda yaşadıklarından daha güzel olduğunu düşünürler. Halbuki bunun tek sebebi, geçmişte yaşadıkları duyguların eşik değerini çok yüksekte tuttukları için günümüze geldiklerinde bunun etkisinden hala kurtulamamış olmalarıdır. Geçmişteki güzel anılarınızı düşündüğünüzde, bu anıların herhangi birisinde maddi veya para ile ilgili bir şey bulabilir misiniz?  Bulamazsınız, çünkü duygusal olmayan hatıralar pek fazla kafanızda yer etmez. Geçmişte yapılan bir yanlış veya hata yüzünden kendinize veya birilerine kızmak da çok anlamsızdır. Çünkü değiştirme imkanınızın olmadığı bir zaman dilimindeki olay üzerinde kendi kendinizi sinirlendirmek mantıksızlıktır.

Duyguları kontrol edebilmek, bazılarının dediği gibi ruhsuzluk veya duygusuzluk demek değildir. Temelde bir insanı kendisinden başka hiç kimse üzemez. Sizi üzen sadece kendi kafanızdaki düşüncelerdir. Diğerlerinin size karşı olan davranışlarının veya ne dediklerinin hiçbir önemi yoktur aslında. Koruma kalkanınızı oluşturduğunuzda size hiç kimse zarar veremez. Ancak aşırı duygusuz olmak sizi uç noktalara götürebilir. Böyle olduğunda da başkalarını istemeden kırabilir, kırıp kırmadığınızın farkına dahi varamayabilirsiniz.

Duygular insanı güçsüzleştirir. Duygularını kontrol edemeyen, başkaları tarafından yönetilmeye mahkumdur.

Geleceğin işsizler ordusu

Kaç yıldır İTÜ’deyim, kampüsü bu kadar kalabalık görmedim. Yollarda zor yürünüyor ve yol kenarlarına park eden araba sayısı her zamankinden fazla. Kampüsün her köşe bucağı kapılmış gibi sanki, çimlerde oturacak yer bulunmuyor. Ek yemekhane binasının faaliyete geçmesine rağmen yemekhanedeki kuyrukların da hiç azalmadığını görüyoruz. Bu durum hiç de şaşırtıcı değil!

Biraz araştırdığımızda görüyoruz ki bu sene genel olarak bölüm kontenjanlarında %20 oranında bir artış yapılmış (Sabah). Böylece 776 bin civarında olan toplam kontenjan 937 bin civarına çıkmış durumda. Ne kadar güzel değil mi? Biraz daha zorlasak üniversite sınavına giren 1 milyon küsür öğrencinin neredeyse tamamı üniversiteye yerleştirilebileceğiz! Hem memleketin her köşesinde bir sürü üniversite açılıyor hem de var olan üniversitelerde habire kontenjan artışı yapılıyor. Peki yeni üniversiteler açılmasın mı? Tabi ki açılsın ama bu işler damdan düşer gibi aniden bir sürü üniversitenin açılması şeklinde değil, dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler takip edilerek ihtiyaçlar doğrultusunda yavaş yavaş, planlı bir şekilde yapılmalıdır. Önümüzdeki 10-20 sene sonra hangi mesleklere ihtiyaç duyulacağı tespit edilmeden, incelenmeden yeni üniversiteler açılırsa ve gerekmeyen bölümlerde kontenjan artışları yapılırsa bunun hizmet edeceği teş şey: şu anda var olan işsizliğin 4-5 sene daha ötelenmesi olacaktır! Hani işsizlik oranının düşük olduğu söyleniyor ya, işsizlerin bir kısmını alır da öğrenci statüsüne sokarsanız bir süreliğine yırtmış oluyorsunuz. Üniversite öğrencilerinin faydaları bununla da bitmiyor. Bir üniversite öğrencisini alırsınız, ona öğrenim kredisi de verirsiniz, daha sonra mezun olduğunda o parayı da faiziyle birlikte devlete kat kat fazlasını ödetirsiniz. Yani öğrenciyi bir nevi borçlandırmış olursunuz. Fakat o zavallı öğrenci daha dünyanın nasıl döndüğünün çok farkında olmadığı için derslerinde başarılı olmanın kendisine yeteceğini sanır. Taa ki üniversiteden mezun olduğunda devlete borcu olduğunu ve de işsiz kaldığını, başarılı olmanın dahi hiçbir anlam ifade etmediğini farkettiğinde gözleri açılır. Kapitalist düzende herşey bununla da bitmiyor tabi ki. Mezun olduğunda 25 yaşını geçmiş olan işsiz öğrencileri zorunlu sağlık sigortası primi bekliyor. Öğrenci zaten işsiz olacağı için, muhtemelen zorunlu sağlık sigortası primini de ödeyemeyecek ve devlete borçlanmaya devam edecektir! Bu şekilde hayatını da ötelemiş olacaktır.

Üniversitelerde birçok bölümün kontenjanlarının da dolmadığını biliyoruz. Dolmamasının bir sebebi de işte bu kontenjan artışları ve bir sürü yeni üniversitenin açılmasıdır. Açılan bazı üniversitelerin kadroları eksik, bazılarının kampüsü bile yok. Fakat ne önemi var ki bunların, önemli olan isteyen herkesin üniversiteye girebilmesi ve bu sayede de borçlu vatandaş sayısının artması ve işsizliğin ileri bir tarihe ertelenmesi! Herkes mutlu.

Herhangi bir durumda, karşı karşıya kaldığınız bir ikilemde, vermiş olduğunuz kararın gerçekten sizin kararınız olduğuna emin misiniz? Karşınıza çıkan A ve B seçeneklerinden hangisini seçeceğiniz bulunduğunuz çevre, internet, televizyon veya radyodan edindiğiniz bilgilerle mutlaka alakalıdır; fakat bence yediğiniz ve içtiğiniz gıdalar da bu kararlarda etkili olabilir. Bu kanıya varmamın en büyük nedeni, her ton balığı yediğimde çay mı içsem kahve mi içsem diye düşündüğümde, farkettim ki her seferinde bilinçsiz bir şekilde tercihimi çaydan yana kullanıyorum. Basit bir seçim gibi görünse de, diğer önemli kararları alırken de benzer etkenlere maruz kalıp, A seçeneği yerine B seçeneğini tercih ediyor olabiliriz. Ben artık ton balığı yediğimde, inadına kahve içiyorum. Günümüzde yediğimiz ve içtiğimiz neredeyse bütün gıdaların (kolalı içecekler, meyve suları, bisküvi, çikolata vs.), anormal derecede katkı maddeleri içerdiğini de göz önüne alırsak, verdiğimiz kararlarda Obama’nın bile parmağı olabilir :) Bazı uzmanlara göre de (bu uzman tayfası nerede yaşıyor bir türlü konumlarını bulamadım şimdiye kadar), hayatımızla ilgili önemli kararlarımızı açık havada almalıymışız. Tabi beyin yeterli oksijen aldığı için verdiğimiz kararlar daha doğru olurmuş.

TV, internet, bilboard reklamları ve çevremizde gördüğümüz birçok etkeni ele aldığımızda, onların da aldığımız kararları etkilediğini hepimiz biliyoruz. Biliyoruz bilmesine fakat insanlar dizilere, filmlere, maçlara, bilgisayar oyunlarına kendini o kadar kaptırmış durumda ki, bu yoğun bombardıman içerisinde bildiklerini de unutmuş durumdalar. Yani artık o kadar tepkisiz hale gelmişlerdir ki, bilinçsiz bir şekilde izledikleri dizilerdeki moda ve kıyafetleri takip eder olmuşlardır. Oyuncların giydiği kıyafetlerin satışına yönelik ayrı bir sektör oluşmuştur. Öyle ki dizilerin çoğu artık dizi değil de defile olmuş durumda. Bunların yanında subliminal reklamcılığı duymayanınız da yoktur. Siz farketmeden bilinçaltına gönderilen çok kısa sinyaller ile istediklerini size satın aldırabilirler. Bir başka değişle kararı sizin yerinize birileri almış oluyor. Subliminal görüntülerin etkilerine ait şu ilginç Youtube videosunu izleyebilirsiniz.

Şiddet olaylarının temelinde de geliştirilen bilgisayar oyunları ve savaş filmleri yatıyor. Geliştirilen oyunların en sevilenleri savaş oyunları ise; yayınlanan dizi ve filmlerden en çok öldürme, işkence, aksiyon konulu olanlar ilgi görüyorsa, dünyanın savaşa sürüklenmesi ve savaşların hiç bitmemesine şaşırmamak gerekir. Aynı sebeplerden dolayı sokakta veya yolda birisinin başına kötü bir olay geldiğinde, insanların tepkisiz davranışlar sergilediklerini gözlemleyebilirsiniz. Neden tepkisizleştik? Çünkü insanların beyinleri herşeyi film seyreder gibi algılamaya başlamıştır, yine aynı sebetendir ki terör olaylarına karşı tepkiler eskisi kadar değildir. Beyinler artık düşünmeyi bırakmış, meydana gelen her olay film şeridinden ibaretmiş gibi algılanmaktadır.

Konuya bilimsel bir örnek de katalım. Bir parazitin insan davranışlarını şekillendirmede etkin olduğu düşünülüyor. Eğer uzaydan gelen bir virüs insan populasyonun yarısının beynini ele geçirse, onların nörokimyasını değiştirse ve onların normalden daha farklı davranmalarına hatta aklını kaçırmalarına yol açsa, muhtemelen hepimiz gazetelerde manşet olarak okurduk. Şaşırtıcı olan ise buna benzer bir durumun dünya farkında olmasa da gerçekleşiyor olabileceğidir. Toxoplasma gondii, uzaydan gelmiş olmamasına karşın oldukça yaygın ve sıtmaya yol açan Plasmodium patojeninin bir akrabasıdır. Dünyanın bazı bölgelerinde populasyonun %60’ını enfekte ettiği görülmüştür. Semptomları nezleden çok farklı olmasa da son bulgulara göre hastalığa yakalanan insanların davranışlarını tamamen değiştirdiği düşünülmektedir. Enfekte olan insanların diğer insanlara göre reaksiyon verme hızlarının daha düşük olduğu ve daha çok trafik kazasına karıştıkları görülmüştür. Ayrıca etkilenen insanlarda konsantrasyon eksikliği olduğu ve yeniliklere karşı daha ilgisiz oldukları tesbit edilmiştir. Toxoplasma enfeksiyonu yaşayan yaya ve sürücülerin trafik kazalarına neredeyse üç kat daha fazla karıştıklarını bulunmuştur (Kaynak: The Economist). Bu tür örnekler bize belli aşamada fikir verebilir fakat bazı araştırmacılara göre durum daha da vahim olabilir ve bütün toplumlar Toxoplasma ile belirli derecelerde etkileniyor olabilir. Toxoplasma’nın ne gibi etkileri olduğu ilerleyen araştırmalarla daha da açıklığa kavuşabilir. Fakat şu var ki bir parazit dünya kültürlerini şekillendiriyor olabilir.

Siz siz olun davranışlarınızdan ve kararlarınızdan o kadar da emin olmayın, kararlarınız size ait olmayabilir!

Sabit bir işiniz olursa, sabit bir yerde yaşamak zorunda kalırsınız. Gitmek istediğiniz yerlere gidemezsiniz, gezmek istediğiniz yerleri gezemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey yıllık izinde belirlediğiniz bir yerde tatilinizi geçirmektir. O da aşağı yukarı 20 yılda, 20 farklı yer demektir. Tabi bu yerlerin çoğu yurtiçi olacağı için büyük olasılıkla dünyanın geri kalanını görme fırsatı da bulamayacaksınız demektir. Hayallerinizi emeklilik yıllarınıza saklarsınız fakat çoluk çocuk derken, başka dertlerden dolayı o fırsatı da yakalayamaz, belirli bir coğrafyada yaşayıp bu dünyadan göç edip gidersiniz. Ha, uçuk bir maaşınız olur, 2 haftada bir yurt dışına gidip gezme imkanınız da olabilir. Ama bu uçuk maaş çoğu insan için de uçuk bir olasılıktır, yani herkese nasip olmaz. Çünkü çalışmaya başladığınız şirket, CEO gibi yüksek kademede bir yönetici olmadığınız sürece hiçbir zaman size bu imkanı tanımaz. Düşük maaşla tüm işlerini yaptırabilen hangi patron sizinle karını paylaşmak ister ki? Her durumda da başkası için çalıştığınız için finansal olarak rahat olsanız dahi istediğiniz yere gidemezsiniz. Her pazartesi günü sabah işyerinizde olmak zorundasınız! Neden? Çünkü siz zamanınızı, hayatınızdaki en değerli varlığınızı, ne idüğü belirsiz bir iş karşılığında sattığınız için.

İnsanın finansal olarak özgür olabileceği ve istediği zaman istediği yerlere gidebileceği, yani bulunduğu konumdan bağımsız bir işi veya geliri olmalıdır. Bunu da şu anda çalışmakta olduğunuz sabit işlerin hiçbirisi ile gerçekleştiremezsiniz! Bunun önüne geçebilmenin ilk şartı daha üniversiteye başladığınızdan itibaren (her ne kadar en başta üniversiteye girmek bir saçmalık olsa da, size belirli bir vizyon kazandırır), kazandığınız bölüm üzerinde değil de daha özgür olacağınız bir alanda uzmanlaşmanızdır. “İyi bir üniversitede iyi bir bölüm kazanıp mezun olduğunda iyi bir iş bulabilirsin” ifadesi de size okul hayatınızın başlangıcından itibaren öğretilen bir yalandır. O yalana inanmalısınız ki ileride iyi bir modern köle olabilesiniz!

Üniversite sınavında kazandığınız bölüm ne olursa olsun, sizi tek bir konuda uzmanlaştıracaktır: ne kadar mükemmel bir işçi olacağınız! Hatta not ortalamanız ne kadar yüksek olursa o kadar iyi bir sistem kölesi olursunuz. Çünkü diğerleri başka konularla ilgilenip düşük ortalama yaparken, siz tek bir konuya odaklanıp uzmanlaşıyorsunuz demektir. Bu uzmanlaşma sürecinde yüksek ortalama yapmak için de hocaların her istediğini yapıyorsunuz demektir, yani itaat etmeyi çok iyi öğreniyorsunuz. Haliyle çerçeveniz daha güzel çizilmiş oluyor ve mezun olduğunuzda daha kolay iş bulabilirsiniz. İşverenler için tek bir konuda uzmanlaşmış ve her söyleneni yapan birisi kadar iyi bir çalışan olabilir mi? Buradan şu sonucu da çıkarabiliriz: Zeki insanlar çok daha iyi çalışan olur, tabi zeki insanların yüksek not ortalamasına sahip olduğunu farz edersek. Benim şimdiye kadar tanıdığım ve zeki olarak tanımladığım insanların hiçbirinin yüksek not ortalaması bulunmuyor.

Sahip olduğunuz meslek, mezun olduğunuzda her halükarda sizi bir noktaya çivileyecektir. Bunun yanında, üniversiteden mezun olduğunuzda ve mesleğinizi elinize aldığınızda, başvurduğunuz birçok işyeri sizden tecrübe isteyecektir! Tecrübesiz olduğunuz için de sizi düşük bir maaşla işe alacaklardır. Mezun olduğunuzda nasılsa tecrübesiz olacağınıza göre, bu tecrübeyi neden kendi işinizi kurarak edinmeyesiniz ki? İnsan istediği konuda uzmanlaşabilir! Sabit bir işte çalışmanız, sizin zamanla o konuda uzmanlaşmanızı sağlar. Kendi kuracağınız bir işte uzmanlaşmanız da pekala kendi işinizde uzmanlaşmanızı sağlayabilir. Patronların emirlerine katlanarak tecrübe edineceğinize, kendinizi kendi işinizde pişirin.

Her zaman için bir çıkış yolu vardır. Fakat çalıştığınız iş yerinde kaldığınız sürece bu yolu bulamazsınız. Çünkü bir iş yerinde çalışırken, ne güzel işim var deyip buna kafa yormazsınız veya patronunuzu zengin etmekle meşgul olacağınız için zaten bunu düşünecek fırsatınız olmaz.

Hayatı sıkıştırmayın

Hayatı biraz rahat bırakın, sıkıştırmayın. Peki nedir hayatı sıkıştırmak? Hayatı sıkıştırmak demek, meydana gelecek olayların mutlaka ve mutlaka sizin istediğiniz şekilde sonuçlanmasını beklemek, olayları buna zorlamaktır. Nasıl ki bir balonu sıktığınızda birçok noktadan ufak baloncuklar çıkıyorsa, hayatı sıkıştırdığınızda da baloncuk gibi birçok noktadan patlak verir. Eğer bunu yaparsanız problem yaşarsınız. Hayat sizin kontrol edebildiğiniz bir şey değildir, o size değil siz ona uymak zorundasınız.

Bazı durumlarda ne yaparsanız yapın hiçbir şekilde sonucu değiştiremezsiniz. Buna kader değil de şöyle diyebiliriz: ulaşmak istediğiniz hedefe yönelik birçok yol seçtiniz, fakat o yollardan hiçbirisi sizin istediğiniz hedeften geçmiyor. Bu durumda seçtiğiniz yolların da bir anlamı yoktur. Fakat siz yolların sonuna gelinceye kadar bunu bilmiyorsunuz. Bir yolun sonunda anlıyorsunuz ki ulaşmak istediğiniz hedef o değil. Sonra nasıl oldu da ben buraya geldim, neyi yanlış yaptım da istediğim hedefe ulaşamadım diye düşünüp durursunuz. Halbuki sizi hedefinize ulaştıracak yol zaten baştan yanlıştı ve sizi hedefinize götürmeyecekti!

Geçmiş olayları tekrar tekrar düşünmeniz, “Ben nerede yanlış yaptım?” gibi kısır döngülere girerseniz ancak sinirlerinizi yıpratırsınız. Aynen MFÖ’nün dediği gibi Olduramadım durumuna düşersiniz. İyisi mi seçimlerinizi ve kararlarınızı da biraz rahat bırakın, boğmayın. Hiçbir şey sizin olmasını istediğiniz şekilde olmak zorunda değil. Biraz realist olun.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 392 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: